Kırık iyileşmesini hızlandırmak, kemiğin doğal onarım mekanizmasını doğru biyolojik ve mekanik hamlelerle desteklemekten geçer. Süreci en kısa sürede tamamlamak için öncelikle kırık uçlarının doğru şekilde sabitlenmesi, protein ve vitamin (D3, K2) açısından zengin bir beslenme programı uygulanması, kan dolaşımını bozan sigara gibi alışkanlıklardan vazgeçilmesi ve kontrollü fiziksel aktiviteye erken başlanması hayati önem taşır. Ayrıca düşük yoğunluklu ultrason (LIPUS) gibi modern biyofiziksel stimülasyon yöntemleri ve vücudun kendi iyileştirme hücrelerini kullanan PRP uygulamaları, kaynama süresini ciddi oranda kısaltan profesyonel müdahalelerdir. Bütüncül bir yaklaşım kemik bütünlüğünün güvenle ve hızla geri kazanılmasını sağlar.
Kırık İyileşmesi Sürecinde Vücudumuzda Hangi Aşamalar Gerçekleşir?
Bir kemik kırıldığı saniyede, vücudun acil durum alarmları çalmaya başlar ve o bölgede anında büyük bir hareketlilik başlar. Kırık olayı sadece kemiğin bütünlüğünün bozulması değildir; aynı zamanda kemiğin içindeki ve etrafındaki zengin kan damarı ağının da yırtılması demektir. Bu yırtılma sonucunda kırık uçları arasında bir kanama meydana gelir. Kulağa korkutucu gelse de bu kanama iyileşmenin en hayati ilk adımıdır. Kırık bölgesinde biriken bu kan, sıradan bir pıhtı değil “hematom” adını verdiğimiz çok özel ve besleyici bir havuzdur. Bu havuzun içi, onarım sürecini başlatacak olan büyüme faktörleri, sinyal molekülleri ve kök hücrelerle doludur. Adeta inşaat alanına dökülen ilk temel malzemesidir.
İlk birkaç gün boyunca süren bu inflamasyon, yani yangı evresinde bölge şişer, kızarır ve ağrır. Bu şikayetler hastaları rahatsız etse de aslında vücudun iyileşme ordusunun bölgeye hücum ettiğinin göstergesidir. Vücudun temizlik işçileri olan özel hücreler hızla olay yerine gelerek ölü kemik parçalarını, ezilmiş dokuları ve enkazı temizler. Temizlik yapıldıkça yeni kılcal damarların oluşması için sinyaller verilir. Kemiğin kanlanması, bütün bu sürecin kalbidir. Eğer bir kemiğe yeterli taze kan gitmiyorsa, o kemiğin kaynaması imkansızdır.
Enkaz kaldırıldıktan sonra, genellikle birinci haftanın sonlarına doğru onarım evresi başlar. Kandan ve kemik iliğinden gelen kök hücreler, kırık bölgesindeki o özel kan havuzunun içine yerleşerek kıkırdak üretmeye başlarlar. Oluşan bu ilk yapıya “yumuşak kallus” denir. Yumuşak kallus, kırık uçlarını birbirine bağlayan esnek, kıkırdakımsı bir iskeledir. Kemiği bir arada tutar ama üzerine yük binecek kadar sağlam değildir. Hastanın ağrılarının yavaş yavaş azalmaya başladığı dönem bu dönemdir. İlerleyen haftalarda, bu kıkırdak iskele yavaş yavaş kalsiyumla dolarak sertleşir ve kemikleşir. Buna da “sert kallus” evresi adını veriyoruz. Artık kırık hattı oldukça sabittir.
Ancak iş burada bitmez. Sert kallus, aceleyle örülmüş, kaba taslak ve düzensiz bir duvara benzer. İyileşmenin son ve en uzun süren aşaması olan yeniden şekillenme evresinde vücut, bu kaba duvarı ilmek ilmek işleyerek orijinal kemik mimarisine dönüştürür. Kemik üzerine binen yüklere göre gereksiz kısımlar törpülenir, zayıf kısımlar güçlendirilir. Aylar süren bu son rötuşlar sayesinde kemik ilk günkü kusursuz formuna kavuşur.
Kemik Kırığı İyileşmesi İçin Hareketsizlik Neden Bu Kadar Önemlidir?
Kırık iyileşmesinin hızını ve kalitesini belirleyen en temel mekanik kural, kırık uçlarının ne kadar sabit tutulduğudur. Kemiğin hücresel düzeyde kendini onarabilmesi için, yeni oluşan o hassas kıkırdak ve damar köprülerinin sürekli kopmasını engelleyecek bir sükunete ihtiyacı vardır. Ancak bu hareketsizlik kavramı, kırığın vücudun neresinde olduğuna göre büyük farklılıklar gösterir. Tıbbi yaklaşımda stabilite, mutlak ve göreceli olmak üzere iki farklı felsefeye dayanır.
Eğer kırık bir eklemin tam içindeyse veya kemiğin yük taşıyan eklem yüzeyini bozuyorsa, burada “mutlak stabilite” hedeflenir. Bu kırık uçlarının milimetrenin onda biri kadar bile oynamaması gerektiği anlamına gelir. Bunu sağlamak için genellikle metal plaklar ve vidalar kullanılarak kemik adeta bir mengene gibi sıkıştırılır. Kırık uçları birbirine o kadar sıkı ve kusursuz temas eder ki vücut kıkırdak bir iskele (kallus) oluşturmaya gerek bile duymaz. Hücreler doğrudan kırık hattını geçerek iki tarafı birbirine diker gibi onarır. Bu duruma kallusuz, doğrudan iyileşme denir. Bu yöntemin en büyük avantajı, eklem yüzeyinin pürüzsüzlüğünü garanti altına alması ve hastanın eklemini ameliyattan hemen sonra hareket ettirebilmesine olanak tanımasıdır.
Ancak kırık, uyluk veya kaval kemiği gibi uzun kemiklerin gövde kısmındaysa, bu kadar katı bir hareketsizlik her zaman istenen bir durum değildir. Bu bölgelerde “göreceli stabilite” dediğimiz bir yöntem uygulanır. Kemik içine yerleştirilen çiviler, dışarıdan takılan fiksatörler veya geleneksel alçı tedavileri bu gruba girer. Bu yöntemlerde kırık hattı tamamen hareketsiz değildir; gözle görülmeyen, çok küçük ve kontrollü esnemelere, mikro hareketlere izin verilir. Bu mikro hareketler vücut için muazzam bir uyarandır. Kemik her esnediğinde, hücrelere “burada bir oynama var, hemen daha fazla kıkırdak ve onarım dokusu üret” mesajı gider. Vücut bu çağrıya, kırığın etrafını devasa bir kallus (kaynama dokusu) topuyla sararak cevap verir. Bu kocaman onarım dokusu kemiği dışarıdan bir zırh gibi sararak olağanüstü bir sağlamlık sağlar. Ancak burada cerrahın kurduğu denge çok hassastır. Eğer kırık çok fazla hareket ederse yeni oluşan hücreler tutunamaz ve kemik kaynamaz. Eğer gereğinden fazla sabitlenirse de vücut kallus oluşturma ihtiyacı hissetmez ve süreç yavaşlar. Bu nedenle doğru tespit yönteminin seçilmesi, iyileşme hızının en belirleyici faktörüdür.
Kırık İyileşmesini Hızlandırmak İçin Kullanılan Cihazlar Nelerdir?
Bazen kırığın doğası gereği, yaşa bağlı nedenlerle veya doku hasarının büyüklüğü sebebiyle kaynama süreci istenilen hızda ilerlemez. Vücudun hücresel motoru teklemeye başladığında, bu süreci dışarıdan desteklemek ve hücreleri yeniden çalışmaya teşvik etmek için yüksek teknolojili, ameliyatsız biyofiziksel cihazlardan faydalanılır. Bu cihazlar, hücrelerin anlayacağı dilden konuşarak onlara “çalışmaya devam et” komutunu verir.
Bu alanda en sık kullanılan teknolojilerden biri Düşük Yoğunluklu Darbeli Ultrason’dur (kısaca LIPUS). Bildiğimiz ultrason cihazlarına benzeyen bu sistem, insan kulağının duyamayacağı frekansta ses dalgaları üretir. Bu ses dalgaları ciltten geçerek doğrudan kırık hattındaki kemik hücrelerine ulaşır ve onlara mekanik düzeyde, çok nazik bir mikro masaj yapar. Kemik hücrelerinin zarlarında strese ve harekete duyarlı özel algılayıcılar bulunur. Ses dalgalarının yarattığı bu mikro titreşimleri hisseden hücreler, bunu bir yük binmesi veya hareket olarak algılar. Buna yanıt olarak derhal kolajen üretimini artırır, kalsiyum depolarını açar ve bölgeye yeni kılcal damarların gelmesi için kimyasal sinyaller gönderirler. Günde sadece kısa bir süre, hasta evinde dinlenirken uygulanan bu ağrısız ve yan etkisiz ses dalgası tedavisi, özellikle taze kırıklarda hücresel aktiviteyi ateşleyerek genel iyileşme süresini yüzde otuz ile kırk arasında kısaltabilmektedir.
Bir diğer etkili teknoloji ise Pulsatif Elektromanyetik Alan (PEMF) tedavisidir. Kemik dokusu, üzerine bir kuvvet uygulandığında kendi içinde çok zayıf bir elektrik akımı üreten özel bir yapıya sahiptir. PEMF cihazları, bu doğal mekanizmayı taklit ederek düşük frekanslı elektromanyetik dalgalar yayar. Bu dalgalar, doğrudan hücre zarının elektriksel potansiyelini değiştirerek hücrelerin enerji merkezlerini uyarır. Özellikle aylar geçmesine rağmen bir türlü kaynamayan, “psödoartroz” adı verilen inatçı durumlarda, adeta uykuya dalmış olan kemik yapıcı hücreleri (osteoblastları) uyandırarak yeniden kemik üretimine başlamalarını sağlar. Kırık bölgesine dışarıdan yerleştirilen bir ped veya sargı aracılığıyla uygulanan bu elektromanyetik dalgalar, doku yenilenmesini destekleyen çok güçlü ve cerrahi olmayan bir alternatiftir.
Kırık İyileşmesinde Kanın İyileştirici Gücünden Nasıl Faydalanılır?
Modern tıbbın geldiği noktada dışarıdan kimyasallar vermek yerine vücudun kendi içinde barındırdığı muazzam iyileştirme potansiyelini alıp, doğrudan ihtiyaç olan bölgeye yoğunlaştırarak uygulamak en başarılı tedavi stratejilerinden biri haline gelmiştir. “Ortobiyoloji” olarak adlandırılan bu alan, kırık iyileşmesinde devrim niteliğinde yenilikler sunar. Burada amaç inşaat alanına dışarıdan malzeme yığmak değil içerideki en yetenekli ustaları ve mühendisleri doğrudan olay yerine taşımaktır.
Bu yaklaşımların başında Trombositten Zengin Plazma, yani bilinen adıyla PRP uygulaması gelir. İşlem aslında çok basittir ancak biyolojik etkisi devasadır. Hastanın kolundan normal bir kan tahlili yapılıyormuş gibi az miktarda kan alınır. Bu kan, özel laboratuvar cihazlarına konularak çok yüksek hızlarda döndürülür. Bu santrifüj işlemi sonucunda, kanın içindeki kırmızı hücreler dibe çökerken, üstte “trombosit” adı verilen hücrelerden oluşan altın sarısı bir sıvı kalır. Trombositler, vücudumuzda bir kanama veya doku hasarı olduğunda oraya ilk koşan, kanamayı durduran ve içerdikleri yoğun büyüme faktörleri sayesinde onarım sürecini başlatan öncü hücrelerdir. Hazırlanan bu özel sıvıdaki trombosit yoğunluğu, normal kandakinin katbekat üzerindedir. Elde edilen bu mucizevi serum, hiçbir katkı maddesi eklenmeden doğrudan kırık hattına enjekte edilir. Yüksek dozdaki bu iyileştirici hücreler bölgeye ulaştığında, kök hücreleri anında uyandırır ve hızla yeni damar oluşumunu tetikler. İşlem tamamen hastanın kendi kanıyla yapıldığı için alerji yapma, vücut tarafından reddedilme veya enfeksiyon taşıma gibi riskleri sıfırdır.
Bunun bir adım ötesi ise Kemik Morfojenetik Proteinleri (BMP) adı verilen özel laboratuvar ürünleridir. Vücudumuzda doğal olarak da bulunan bu proteinler, kemik oluşumunu uyaran en güçlü biyolojik sinyallerdir. Çok zorlu, kaynama potansiyeli düşük açık kaval kemiği kırıklarında veya omurga dondurma ameliyatlarında kullanılırlar. Bu proteinler süngerimsi bir taşıyıcıya emdirilerek ameliyat sırasında doğrudan kemik defektinin içine yerleştirilir. BMP’nin görevi, çevredeki herhangi bir özelliği olmayan sıradan mezenkimal hücrelere “derhal kemik hücresine dönüşün” emrini vermektir. Bu emir o kadar güçlüdür ki proteinin konduğu yerde hızla yeni ve sağlam bir kemik dokusu oluşmaya başlar.
Kemik Kaynaması Zor Olan Durumlarda Hangi Greft Yöntemleri Kullanılır?
Bazen yaşanan travma o kadar şiddetlidir ki kemikte vücudun kendi kendine köprü kuramayacağı kadar büyük yapısal boşluklar oluşur. Bazen de ezilme ve dolaşım bozukluğu nedeniyle o bölgedeki hücreler tamamen canlılığını yitirir. Vücudun tek başına onaramayacağı bu devasa boşlukları doldurmak, inşaata yeni bir zemin hazırlamak ve hücresel göçü sağlamak için kemik greftlerine, yani halk arasındaki tabiriyle kemik yamalarına ihtiyaç duyulur. Bu yamalar hem yeni hücreler için sağlam bir tırmanma iskelesi görevi görür hem de içerdikleri büyüme faktörleriyle iyileşmeyi ateşler.
Kullanılan yama (greft) çeşitleri şunlardır:
- Otogreft
- Allogreft
- Demineralize kemik matriksi
- Seramik greftler
Otogreft, tıp dünyasının altın standardı olarak kabul edilir. Bu yöntem hastanın kendi vücudunun sağlam bir bölgesinden alınan kemik parçasının kırık hattına nakledilmesidir. Genellikle leğen kemiğinin kanat kısmından alınan bu parçalar, içlerinde tamamen hastaya ait canlı kemik yapıcı hücreler barındırır. Aynı zamanda kemik oluşumunu tetikleyen zengin büyüme faktörlerine ve kusursuz bir kalsiyum iskelesine sahiptir. Hastanın kendi dokusu olduğu için uyum sorunu yaşanmaz ve iyileşme potansiyeli en yüksek olan yöntemdir.
Ancak büyük kırıklarda hastanın kendi vücudundan alınabilecek kemik miktarı yetersiz kalabilir. Bu durumda allogreftler devreye girer. Allogreftler, doku bankalarında özel şartlarda saklanan, hayatını kaybetmiş bağışçılardan (kadavralardan) alınan kemiklerdir. Bu kemikler çok sıkı radyasyon ve dondurarak kurutma işlemlerinden geçirilir. Bu işlemler sayesinde içlerindeki hastalık bulaştırma veya alerji yapma riski tamamen ortadan kaldırılır. Allogreftlerin içinde canlı hücre kalmasa da yeni oluşacak kemik dokusunun üzerinde büyüyüp ilerleyebileceği kusursuz, doğal bir üç boyutlu mimari altyapı sunarlar. Demineralize kemik matriksi ise, bu allogreftlerin kalsiyum mineralinden arındırılmış, geriye sadece güçlü onarım proteinleri kalmış formudur ve genellikle sünger veya macun kıvamında kullanılarak hücreleri uyarır. Seramik greftler ise laboratuvar ortamında üretilen, insan kemiğinin mineral yapısını taklit eden sentetik kalsiyum fosfat kristalleri olup, tamamen güvenli bir dolgu malzemesi olarak tercih edilirler.
Kırık İyileşmesini Destekleyen Besinler ve Vitaminler Nelerdir?
Kemik kaynaması, bedenin sadece zamanla hallettiği pasif bir bekleme süreci değildir. Vücut bu dönemde harıl harıl çalışan devasa bir fabrikaya dönüşür ve metabolik hızı, enerji tüketimi dramatik bir şekilde artar. Eğer bu fabrikaya kaliteli hammadde sağlamazsanız, üretilen kemik zayıf olur veya üretim tamamen durur. Tükettiğiniz gıdalar, hücrelerin kemik dokusunu inşa ederken kullandığı tuğlalar ve çimentolardır.
Süreci destekleyen temel besin öğeleri şunlardır:
- Protein
- Kalsiyum
- D3 vitamini
- K2 vitamini
- C vitamini
- Magnezyum
- Çinko
- Omega-3
Toplumda kemik dendiğinde akla ilk kalsiyum gelse de kemiğin asıl taşıyıcı iskeleti kolajen adı verilen bir proteindir. Kemik bir betonarme binaya benzetilirse, kalsiyum işin beton kısmı, protein ise o betonun içinden geçen esnek ve kırılmaz demir çubuklardır. Günlük protein alımının biraz artırılması, kallus kalitesini doğrudan yükseltir. Kemik suyu, kelle paça gibi geleneksel gıdalar yüksek kolajen içerikleri sayesinde bu iskeletin kurulmasına yardımcı olur.
Kalsiyumun vücuttaki trafiği ise vitaminlerin kusursuz takım çalışmasına bağlıdır. D3 vitamini, yediğiniz gıdalardaki kalsiyumu bağırsaklardan alıp kana karıştıran yegane taşıyıcıdır. D vitamini eksikse, ne kadar süt içerseniz için o kalsiyum vücuttan atılır. Ancak kalsiyumun kana geçmesi yetmez; damarlarda çökelti yapmadan doğruca kemiğe gitmesi gerekir. İşte bu noktada K2 vitamini devreye girer. K2 vitamini, kanda dolaşan kalsiyumu bir mıknatıs gibi kemik dokusuna çeken ve oraya kilitleyen proteinleri aktive eder. D3 ve K2’nin bu muazzam sinerjisi olmadan sağlam bir kemik mineralizasyonu beklenemez. Ayrıca kolajen iplikçiklerinin birbirine sıkıca bağlanması için C vitaminine, kemik enzimlerinin düzgün çalışabilmesi için de çinko ve magnezyuma şiddetle ihtiyaç vardır. Omega-3 yağ asitleri ise balık ve ceviz gibi gıdalardan alınarak vücuttaki aşırı yangıyı (inflamasyonu) dengeler ve hücrelere daha sakin bir çalışma ortamı sunar.
Kırık İyileşmesi Sürecinde Hangi İlaçlardan Uzak Durulmalıdır?
Bir kemik kırıldığında kaçınılmaz olarak şiddetli bir ağrı yaşanır. Hastaların refleks olarak bu ağrıyı dindirmek için başvurdukları bazı popüler ilaçlar, ne yazık ki arka planda kemiğin kaynama mekanizmasını adeta sabote eder. Masum görünen bir ağrı kesici hap, bazen aylarca sürecek bir kaynamama probleminin baş sorumlusu olabilir.
İyileşmeyi yavaşlatabilen ilaç grupları aşağıdaki gibidir:
- Ağrı kesiciler
- Anti-inflamatuar ilaçlar
- Kortizon hapları
- Kinolon grubu antibiyotikler
- Bisfosfonatlar
Bunun bilimsel nedeni oldukça nettir. Non-steroid anti-inflamatuar ilaçlar (NSAİİ) dediğimiz güçlü ağrı kesici ve romatizma ilaçları, vücuttaki “inflamasyonu” yani yangıyı ve şişliği durdurarak çalışırlar. Ancak daha önce de bahsettiğimiz gibi, kırık iyileşmesinin ilk ve en hayati aşaması zaten bu inflamasyon sürecidir. Bölgeye kanın hücum etmesi, şişmesi ve ısınması vücudun iyileşme sinyalidir. Siz bu ilaçları kullanarak o sinyali zorla kapatırsanız, hücrelere “burada tamir edilecek bir şey yok, dağılabilirsiniz” mesajı vermiş olursunuz. Hücreler geri çekilir, köprü kurulamaz ve kemik güdük kalır. Bu yüzden ortopedide özellikle ilk haftalarda, inflamasyonu baskılamayan ama ağrıyı kesen parasetamol grubu ilaçlar tercih edilir.
Benzer şekilde romatizmal veya alerjik nedenlerle kullanılan sistemik kortizon ilaçları da kemik yapıcı hücrelerin hem sayısını hem de yaşam süresini ciddi şekilde azaltır. Bisfosfonatlar ise aslında kemik erimesine karşı kullanılan ilaçlardır. Kemik yıkımını durdururlar ancak çok uzun süreli kullanıldıklarında kemiğin kendini yenileme döngüsünü tamamen kilitlerler. Sürekli aynı kalan, kendini tazeleyemeyen eski kemik dokusu esnekliğini yitirir ve aniden “atipik kırık” dediğimiz çok daha zorlu kırıklara yol açabilir. Kırık oluştuktan sonra bu ilaçların kullanımı, hekimin belirleyeceği çok hassas bir zamanlamayla yönetilmelidir.
Kırık İyileşmesinde Fizik Tedavi ve Egzersizin Rolü Nedir?
Bir uzvun alçıdan çıkarılması veya röntgende kemiklerin birleştiğinin görülmesi, tedavinin bittiği anlamına gelmez. Kırık tedavisinin asıl başarısı, o kolun veya bacağın travmadan önceki gücüne, esnekliğine ve tam hareket açıklığına kavuşmasıdır. Hareket etmeyen bir eklem kireçlenir, çalışmayan bir kas ise hızla erir. Fizik tedavi, işte bu gerilemeyi durdurup sistemi yeniden başlatmanın anahtarıdır.
Kırık tedavisi sırasında vücut mucizevi bir kanuna göre hareket eder. Bu kanuna “Wolff Kanunu” denir. Wolff Kanunu’na göre kemik canlı, dinamik ve akıllı bir dokudur; üzerine binen fiziksel streslere göre kendini yeniden şekillendirir. Kemik, tembelliği sevmez. Eğer bir kemiğin üzerine hiç yük bindirmezseniz, vücut “bu kemiğe ihtiyaç yok” diyerek içini boşaltmaya başlar. Ancak kırık bacağınızla, doktorunuzun izin verdiği ölçüde yere kontrollü bir şekilde basmaya başladığınızda, kemik uçlarında elektriksel ve mekanik bir uyarılma olur. Hücreler bu stresi hisseder ve “buraya yük biniyor, burayı daha sağlam örmeliyiz” diyerek o zayıf kıkırdak dokusunu hızla güçlü, sert lamellar kemiğe çevirirler.
Henüz uzuv alçıdayken bile yapılabilecek egzersizler vardır. Kasları hareket ettirmeden sadece sıkıp gevşetmek bile bölgedeki kan dolaşımını hızlandırır ve kirli kanın, ödemin o bölgeden uzaklaştırılmasını sağlar. Kaynama ilerledikçe havuz egzersizleri, denge tahtası çalışmaları ve hafif direnç bantlarıyla yapılan antrenmanlar başlar. Özellikle alçıda kalan eklemlerde oluşan sertlikleri açmak için uzman ellerde yapılan manuel terapiler, hastanın günlük hayatına, merdiven çıkmaya veya sporuna tam fonksiyonla dönmesi için vazgeçilmez bir adımdır.
Kırık Kaynaması Sürecini Yavaşlatan Etkenler Nelerdir?
Ne kadar ileri teknoloji cihazlar kullanılırsa kullanılsın, dünyanın en iyi ameliyatı da yapılsa, iyileşmenin nihai hızını belirleyen şey hastanın kendi vücut direncidir. Hastanın sistemik sağlığı ve yaşam alışkanlıkları, o muazzam biyolojik fabrikanın enerji kaynağıdır. Kaynak kirlenirse veya azalırsa, üretim de kaçınılmaz olarak duraklar.
İyileşme kapasitesini düşüren başlıca etkenler şunlardır:
- Sigara kullanımı
- Diyabet
- İleri yaş
- Yetersiz beslenme
- Obezite
Bu etkenler arasında tartışmasız en yıkıcı olanı sigaradır. Tütün dumanının içindeki binlerce zehirli kimyasal ve özellikle nikotin, damar çeperlerini şiddetle büzerek daraltır. Kırık bölgesine gitmeye çalışan ve oksijen taşıyan taze kan yolda kalır. Hücreler oksijensizlikten boğulurken, yeni kılcal damarların oluşumu tamamen durur. Bilimsel veriler çok nettir; sigara içenlerde kırığın hiç kaynamama riski, içmeyenlere kıyasla korkutucu derecede yüksektir.

14 yılı aşkın süredir Türkiye’nin farklı bölgelerinde ortopedi ve travmatoloji alanında görev yapan Op. Dr. Burak Gürer, özellikle diz ve kalça protez cerrahisi, spor yaralanmaları, artroskopik cerrahi, el cerrahisi ve ortopedik travma konularında geniş deneyime sahiptir. Halen Balıkesir Özel Nev Hastanesi’nde aktif olarak çalışmaktadır. Alanındaki hızlı gelişmeleri yakından takip ederek yeni teknikleri, implant teknolojilerini ve tanı araçlarını güncel tutar; hastalarına kanıta dayalı tedaviler sunmayı hedefler.
